aynadaki yabancı

eylemler ve muhabbetler, hepsi lüzumsuz. genel anlamda hayatımın özeti bu sanırım, diye düşündü. ağzından dökülen sözler boşlukta kayboluyordu, kimsenin duymadığı bu sesler nereye gidiyor, yine düşündü. aslında kimse dinlemiyor da değildi. "-dinliyorlar canım, üzme tatlı canını. dinliyorlar tabi, fakat.. duymamak onların suçu değil. suç senin duyuramadığın sözlerin vasfında. ne o, anlamadın mı?" simsiyah olan dağınık kaşları çatıldı. düşüncelerinin istihza dolu sesi onu bu sefer kızdırmıştı. kalktı, kalktığı gibi kalakaldı. karşısında gördüğü manzarayla irkildi, neye kızdığını unutuverdi. aynada gördüğü surat kimindi böyle? iyice baktı, insanı korkutan bir aşinalık hissi gelip yüreğinin tam orta yerine kuruldu. bir yabancıydı o ama, bundan da kesinlikle emindi. aynadaki suratın gözlerindeki yabancılık içine işledi. ürktü, bir iki adım geri gitti. geri gidince aynadaki surat büyüdü, çok daha korkunç oldu. ondan uzaklaşmakla ona yaklaştığını görmek ona neyi anımsattıysa birden ellerini yaşlarla dolu olduğunu hissettiği gözlerine götürdü. parmaklarına baktı sonra, çok ıslaklar, üstelik titriyorlardı. "-neden, korkuyor musun yoksa?" düşünce sesi onu yine hafife alıyordu, korkacak ne vardı ki! eli titriyorsa titriyor, olamaz mı yani. neden beni sevmiyorsun diye sormak istedi sese. ses cevap verir miydi? ses onu duyar mıydı, evvelen bunu bilmesi elzemdi. sonra vazgeçti, deliriyor muyum diye de hiç düşünmedi. akıllanacak mıyım diye düşündü biraz. aynanın karşısında hareketsiz duruyorken ve yaşamak bu kadar sıkıcıyken ölmeyi de düşünmedi. zihnindeki soruları öldürmeyi düşünüyordu tabi, sonra şeyi de düşünüyordu: içindeki ikinci benliğini yok etmeyi. onu yok ederken birinciyi nasıl koruyacaktı bilmiyordu ama. bilmemek aynanın karşısında onu güçlü kıldı bir müddet. daha korkusuzdu, gözlerini kaçırmayacaktı bu sefer. bir nefes aldı. on saniye tam gözünün içine bakacağım senin, senden korkmuyorum, diye bağırdı birden. on saniye ben bitti dersem biter ama, dedi karşısındaki, pişkin pişkin gülüyordu üstelik. böyle bir şartı hiç beklemiyordu, korktuğunu belli etmemek için hiç tereddüt etmeden boyun eğmeliydi bu çok zamansız gelen isteğe. başını salladı. on saniye de böylelikle başlamış oldu. baktı, baktı. korkmuyordu, düşüncelerinin o aşağılayıcı sesini duymuyordu. binlerce ton yükü kaldırıyormuş gibi zorlanıyordu ama, kıpkırmızı olmuştu. elini yanağını götürdü, hemen geri çekti. yanıyordu. -dur dur, bi' dakika, şimdi olmaz, yanamam şimdi. on saniye bitmedi daha. elleriyle yüzüne vuruyordu, olmaz şimdi olmaz. bu ellerinde bir şey vardı, bu elleri onu hep ele veriyordu. ne güzel, hiç hissetmemişti yandığını, elleri yüzüne değene dek hiç farkında değildi ve bu iddiayı kazanmasına ramak kalmıştı, on saniye bitecekti. nerden çıktı şimdi bu yangın? bir kere anlamıştı ya yandığını, eli artık sürekli yüzüne gidip duruyordu. dayanılmaz sızı ellerindeydi artık, ellerinden bedenine yayıldı, vücudunun her noktası ayrı ayrı bir ağrı merkezi olmuştu. insandı ya işte, dayanamadı. çekti gözlerini aşina yabancının gözlerinden. yabancı gülmeye başladı. düşünce sesi de gülüyordu kesin. kaybetmişti. yanan yerlerinin ağrıları diniyordu yavaş yavaş, ancak aynadaki karşısında elde ettiği yenilgi ruhuna yangından daha büyük bir acı eklemişti. aynadakine yenilmişti, yine onunla karşılaşmayı becerememişti. bu sefer gözlerinin yaşlarını hissetmekle kalmadı, gördü. neydi bu şimdi? denemesine karşılık verilmiş bir ödül mü?

27 aralık 2020, rastatt

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

neden sen değilsin hiçbiri

hani eski bir resme bakarken

psikosomatik dert